FORUM ATMOSFER ANDROİD UYGULAMASI TAMAMEN YENİLENDİ. TIKLAYINIZ
Hava Modelleri, Diyagramlar ve Radar için tıklayınız

Konuyu Oyla:
  • Toplam: 1 Oy - Ortalama: 5
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Kışın Evlerde Soba Yakma Âdâbı ve Odaya Dolan Enfes Râyihalar-II
KIŞIN EVLERDE SOBA YAKMANIN ÂDÂBI VE ODAYA DOLAN ENFES RÂYİHÂLAR...

Sonbahar gelip de ilk yağmurlar düşmeye başlayıp, havalar nisbeten soğumaya yüz tuttuğunda, ilk evvel giysiler bir kademe kalınlaşır; süveterler, hırkalar, ardından da kazaklar dolaptan indirilir, yaz boyunca üzerine sinen naftalin kokularının giderilmesi için balkonda ipe asılır ve bir-iki gün bekletilirdi. O yıllarda yazın kullanılmayacak olan kışlıklar ve de kışın kullanılmayacak olan yazlık elbiseler dolaba kaldırılırken, kat yerlerinin aralarına eser miktarda "naftalin" serpiştirilirdi. Bu naftalin desteği, mevsim boyunca bu elbiseleri başta güve olmak üzre çeşitli haşeratın hain emellerinden korumak için yapılırdı. Yoksa, mevsimi gelip de kışlıkları dolaptan çıkarttığınız vakit, bunların muhtelif yerlerini elek misali delik deşik vaziyette bulmanız kuvvetle muhtemeldi. İşte naftalin adlı keskin ve ilginç kokulu kimyasal madde, güvelerin çekmesi olası ziyafetlere karşı bir korunma yöntemiydi.

Naftalin, dolabın/gardrobun içini bütün mevsim boyunca o keskin kokusuyla doldurmuş olurdu. Ne kadar havalandırılırlarsa havalandırılsınlar, yine de bir hafta kadar daha üzerinize belli belirsiz bir naftalin kokusu siner, kolay kolay da çıkmazdı meret. Zamanla uçar giderdi ancak...

Naftalin kokulu kazakları ve hırkaları giymek, artık yavaş yavaş soba yakma zamanının da geldiğinin müjdecisiydi. Bizde ve çevremizde, soba yakma günü 29 Ekim’di... Acaba niye 29 Ekim’di? Muhtemelen büyüklerimiz, her sene soba kurulması gününün önemli bir tarihe tekabül etmesini ve de böylece tarihin şaşmamasını düşünmüşlerdi. Bayram olduğu için, ne güne gelirse gelsin farketmezdi. Herkes evdeydi çünkü... Zaten Ekim sonu demek, İstanbul’da havaların artık iç titretmeyle titretmeme arasındaki o ince çizginin sonuna gelindiğinin de işaretlerini verirdi. Çoğu Cumhuriyet Bayramı, İstanbul’da yağmurlu olur, Vatan Caddesi’ndeki geçit töreninde askerler, sırılsıklam vaziyette bölük-bölük geçerlerdi.

Sobanın kurulacağı günün bir evveli, kahverengi parlak borular kömürlükten ya da balkondan çıkartılarak evin koridoruna uzunlamasına dizilir, sobanın kendisi ve üzerine oturtulacağı kalın yekpâre mermer, tekrardan ve de kuvvetlice ovulurdu. Çünkü soba kurulup da kütlesi adeta ateş topuna döndükten sonra bu derece etkili bir temizlik yapma şansınız azalırdı. Öyle bir ısı yayardı ki, yanıbaşındaki şilteye kıvrılan evimizin kedisi "Boşnak" (sapsarı ve bol tüylü, oldukça güzel bir kediydi) saatlerce mayışır, yerinden kalkamazdı.

Soba kurulma günü evde haddinden fazla bir telâşe yaşanır; valide hanım, peder bey ve anneannem ile teyzem; önce bizim evdeki, sonra da teyzemlerdeki sobaların kurulması için derhal ayaküstü bir ekip oluştururlardı. Evin babası olduğu için rahmetli peder işin en sinir bölümünü üstlenmek zorunda kalır; boruların dirseklerinin geçeceği kısma en yakın noktaya konulan bir iskemleye ve de bu iskemlenin üzerine yerleştirilen üç bacaklı tahta banyo taburesinin tepesine çıkar, kafası neredeyse tavana değer, değme cambazlara taş çıkartacak bir halde sık sık oradan oraya yalpalar, arada bir düşmeye çalışır, bizleri de o arada bayağı bir güldürürdü. Smile O ise, nedense pek gülmezdi bu haline... Tabi, 2 metre yüksekten de olsa yere düşmek, aklı başındaki her ferdin ısrarla çekindiği ve vukubulmasını istemediği aktivitelerdendi ne de olsa... Smile

Ekibin geri kalan kısmı da kendi arasında bir işbölümü yapar; kimi boruları taşır, kimi de dirseklere gelecek olan uzun boruları usturubuyla havaya kaldırırdı. Borular birbirlerine eklemlenir, tam iş bitti derken, hain dirseklerden birisi yerinden oynayarak çıkar, bütün borular tek parça halinde yere düşmeye meyleder, bizimkiler telâşla bunlara mukayyet olmaya çalışır, birbirinden ayrılan kısım, boştaki bir ekip elemanı tarafından birleştirilmeye uğraşılır, neyse ki sabır ve de sinirle bütün borular birbirlerine hatasız şekilde raptedilirdi birkaç saat sonunda...

Her ne kadar içleri yazdan temizlenmiş olsa da, kimi zaman doksan derecelik dirseklerin dönüm yerlerinde birikip de farkedilmeyen kapkara toz halindeki bir miktar is (kurum), genelde babamın başından aşağıya ve üzerine boca olurdu. Soba kurma ve kaldırmanın olmazsa olmazlarından olan bu mecburi is banyosu da böylelikle sona erer, aile efradı yine bu duruma pek güler, rahmetli pederimse ayıp olmaması için güler gibi yapar ama, kayınvalidesinin ve baldızının önünde bu terbiyesiz dirseğe ve kapkara islere içtenlikle duyduğu gayrinizâmi (terbiyedışı) lâkırdıları içinden ederdi. Bunu, dudaklarının hızlı hızlı sessizce açılıp kapanmasından kolaylıkla farkedebilirdik. En çok da, validemin O'na "Arap Bacı..." demesine kızıyor olmalıydı herhalde içinden... Karizmanın mecburen çizildiği anlar, elbette ki her erkek kızar bu yakıştırmaya... Wink

Soba kurulduktan sonra hemen kömür yakılmaz, önce içinde bir miktar kâğıt tutuşturulur, böylece boru ve dirseklerin olası duman kaçıran noktaları test edilirdi. Şayet bu önçalışma başarıyla sonuçlanırsa, artık sobamız ailemize 6 ay boyunca hizmet etmeye hazır durumda demekti.

Bazı Cumartesi akşamları, teyzemlerde gece yatısına kalırdım. Pazar sabahı, burnuma dolan keskin bir gaz kokusu beni yattığım somyadan uyandırırdı. Sabahın daha yedisinde teyzem muhakkak kalkmış ve odanın köşesindeki sobayı tutuşturma çalışmalarına başlamış olurdu çünkü... Sobanın dökme alt kapağı açılarak, daha önceden üstten doldurulan kömürlerin tepesine ince birkaç odun veya tahta parçalarından minik bir çatı yapılır, bu çatının tam ortasına da gaza batırılmış paçavralar sokuşturulurdu. Beni uykumdan uyandıran bu koku da, işte bu gazlıbezlerden yayılırdı odanın içine... Gaz işte, nasıl güzel bir kokusu olabilir, ama benim çok hoşuma giderdi bu kokuyu hissetmek... Teyzem kibritle gazlıbezi tutuşturunca, sobanın içinden derhal masmavi bir alev hareketlenir, akabinde üzerindeki tahta çatıyı tutuşturur, inceden çıtırtı sesleri başlardı. “Çıtır çıtır...” tutuşan tahtalar, kısa süre sonra, asıl yakıt olan kömürlere sıçrar, odanın içi derinlerden “gürlemeye” başlardı.

Odaya sinen hafiften gaz kokusuna, bir süre sonra tam ortaya kurulan kahvaltı sofrasından yükselen mis gibi sabah çayının râyihası ve kahvaltılık malzemenin türlü çeşit kokusu eşlik ederdi. Hele ki haftasonu karlı bir güne denk gelmişse ve dışarıda tipi şeklinde veyahut da lâpa lâpa yağan bir kar hareketi de mevcutsa, deymeyin keyfime... O yaşta daha ne istersiniz? Sıcacık, gürül gürül soba yanan bir odada, yine sıcacık çayla kahvaltı edebilmek, herhalde o senelerde benim için mutlulukların en önde gelenlerindendi. Rahmetli validem ve rahmetli babam da kapıyı çalarak kahvaltıya geldiklerinde ev ahalisi olarak, vefalı sobamızın nimetinden faydalanmaya başlardık.

Çaydanlık sobanın üzerine konulur ve geceden kalan yarı bayatlamış ekmekler, yine sobanın üzerine yanyana dizilirdi. Ooof ooff.... Odanın içine dolan yeni bir mis kokusu daha. Kızaran ekmek kokusu... El yakacak derecede ısınan ekmekler derhal alınarak, üzerlerine halis tereyağı sürülür, daha saniyesinde kızarmış ekmek dilimi, bu yağı eriterek içine çeker, iki muazzam ta'am birbirleriyle adeta halvet olurdu.

Sabah saat sekize doğru (hava açık da olsa, yağmurlu veya karlı da olsa), sokağımızın gezici gazetecisinin sesi duyulurdu derinlerden... Mahallenin saf tipli bir delikanlısı, koltuğunun altına sıkıştırdığı muhtelif gazeteleri bağıra-çağıra anons ederdi: “Gaaaasteeeee... Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Günaydın, Hayat, Ses...” Bu gazete ve dergi isimlerini öyle hızlı ve sıralarını sektirmeden söylerdi ki, ağzından bir çırpıda dökülüverirdi kocca cümle... Hevesle taklit etmeye çalışırdım O'nu ama, daha üçüncü gazete isminde karıştırır, çuvallardım.

Hemen sokak tarafına bakan ön pencere açılır, babam ucuna ip bağlanmış olan sepetin içine bozuk paralar koyarak aşağıya sarkıtır “Bilmem kim... (Şimdi bu gazeteci delikanlının ismini unuttum, zaten yıllar evvel rahmetli olduğunu işitmiştik) Bi Hürriyet, bi de Günaydın...” derdi. Pazar günleri validem, bu iki gazeteye ek olarak bir de Hayat Mecmuası almasını isterdi babamdan. Sözkonusu sipariş de gazetelere eklenir, sepete konulur ve yukarı çekilirdi.

Pazar günleri Hürriyet Gazetesi, “Fatoş” ve “Güngörmüşler”in 3’er banttan oluşan renkli baskı, büyük maceralarını verirdi. Hafta içi günlerde ise herbiri birer bant olur, ama yanlarına bir de “Bizimkiler” ve “Dedektif Nick” eklenirdi. Evvelâ gazetenin ekini elime alır, bir çırpıda bunları okur ve bizimkilere uzatarak, kaldığım yerden kahvaltıma devam ederdim.

Kahvaltı sofrasında babam hemen gazetelere dalar, bizimkiler kendi aralarında sohbet ederler, ben de radyodan sabah aranjmanlarını dinlerdim (Hafif müziğin ismi "aranjman"dı o senelerde çünkü) Ajda Pekkan’ların, Seyyal Taner’lerin, Rana Alagözler'in, Ersan Erdura'ların, Beyaz Kelebekler'in, Dario Moreno'ların, Banu’ların, Berkant’ların, Ömür Göksel’lerin... revaçta olduğu seneler...

Kahvaltı bitince, odaya sinen muhtelif gıda kokularını gidermesi için, önce sobanın üstündeki ekmek kırıntıları minik bir el süpürgesiyle karton bir kutuya süpürülür (kutuyu bile hatırlıyorum, “Ali Muhiddin Hacıbekir"den alınan badem ezmesinin, boşalan ama çöpe atılmayan kartondan kutusuydu. Yalnızca üstündeki kapak kısmı kopartılmıştı, ama kenarlarında Hacı Bekir’in kırmızı renkli o alacalı arması yerliyerinde durmaktaydı), sonra da temizlenen sobanın yüzeyine, kahvaltıda kullanılan limon kabukları, kalın kısımları dışa bakacak şekilde dizilirdi. Birkaç dakika içinde, hakikaten de odanın atmosferi değişir, içerisi missssler gibi limon kokmaya başlardı. Bu kabuklar sobanın üzerinde uzun bir süre durduktan sonra kururlar, sularını kaybettikleri için sertleşip kendi içlerine doğru büzülürlerdi. Hepsi toplanarak bir torbaya doldurulur ve ertesi sabahki soba yakma faaliyeti için hazır cephane görevi görürlerdi.

SOBALARIN BİTMEK TÜKENMEYEN FAYDALARI VE KIŞ GECELERİNİN VAZGEÇİLMEZİ: “TUĞLALAR”...

Sobayla ısındığımız senelerde, üzerinde ısıtılan ya da kavrulan bazı yiyecek ve içecek maddeleri şöyle idi: Demlikle çay, kestane ve leblebi, bayat ekmek dilimleri, kahve çekirdeği, sahanda çorba ve benzeri birbirleriyle alâkasız gıdalar... Hatta bazen buzdolabının buzluğunda iyice katılaşan kıyma gibi yiyecekler, naylon torbaya konulduktan sonra, kısa bir süre durmak kaydıyla, o sırada sobanın üzerinde bulunan tencere benzeri bir mutfak eşyasının üzerine konulur, o ısıyı alması sağlanır ve geri çekilirdi. Fazla durursa etin menşeinin bozulması riski olduğundan, sadece buzlarının yokolması sağlanırdı. Kavurma işleminin geri kalan kısmı, mutfakta, aygazın üzerinde devam ederdi.

Ama içlerinde en zevklilerinden birisi; leblebi kavurmaktı. Kuruyemişçiden alınan leblebi, sobanın üzerine bir küme oluşturacak şekilde yayılır, sonra da bir tatlı kaşığı yardımıyla yavaş yavaş hareket ettirilerek, sürekli farklı yüzlerinin zemine temas etmesi sağlanırdı. Soba harlıysa, kısa sürede leblebiler çıtır çıtır olurlar, daha fazla dururlarsa kararmaya başlarlardı. Kıvama geldiğine kanaat edilenleri bu tatlı kaşığı yardımıyla alınarak bir kâseye boşaltılır, boşalan yerine yenileri yayılırdı. Hele yanında bir de Vefa Bozası olursa, o leblebinin tadına doyum olmazdı. Bilhassa sabahları ise, akşamdan kalan bayat ekmekler dizilir, beş dakika içinde hepsi de tereyağını eriterek hazmedecek sıcaklığa ulaşırlardı. Yeme de yanında yat.

Sobanın üzerindeki çaydanlık fazla ısındı mı fokurdamaya başlar, burnundan su damlaları çıkartırdı. Bu damlalar yüzeye düşmesiyle birlikte “cosssss...” sesiyle birlikte buhar olup uçarlardı. Bu durumda, ya çaydanlığın kapağı eğilerek kaynamanın yavaşlaması sağlanır, ya da tamamıyla sobadan kaldırılırdı.

Bizimkiler odada olmadıkları zaman, sobanın üzerine su damlatırdım ve suyun saniyeler içinde buhar olmasını takibederdim. Bu deney giderek hacmini artırır, döktüğüm su miktarı çoğalırdı. Hacimle doğru orantılı olarak, husule gelen “cosss” sesi de artar, uzaktan bile duyulur hale gelir, içerden bizimkilerden birinin yetişerek elimden su bardağını almalarıyla son bulurdu. Şayet çok su dökersem sobanın patlayacağı tekrarlanırdı (O yıllarda da çocukları korkutmanın en kestirme yolu “patlama riski”ni öne sürmekmiş anlaşılan. Her yanlış harekette; ya soba, ya televizyon, ya radyo, ya çamaşır makinası, mutlaka patlama sınırlarında dolaşan, aşırı tehlikeli ev eşyalarıymışçasına korkutulurduk).

Sobanın en sevmediğim tarafı, uzuv yakma özelliğini taşımasıydı. Yanlışlıkla dokunuldu mu kesinlikle affetmezdi. Parmak saniyeler içinde su toplar, cayır cayır yanardı. İlâcı da dişmacunuydu. Sobanın ısısını ölçmek için, önce işaret parmağına hafifçe tükürülür, ardından parmak sobanın yan cephesine kısa süre dokundurulup hemmen geri çekilirdi. Bu sayede gerçek ısının sağlıklı bir şekilde kontrol edilmesi mümkündü.

Dışarıdan gelindiğinde, bilhassa hava yağmurlu ya da karlı ise, derhal palto ve parkalar, bir iskemle, sırtı sobaya bakar şekilde ters çevrilip üzerine asılırdı. Ne kadar ıslak olursa olsun, bu giyim eşyaları bir süre sonra kupkuru olurlardı. Aynı şekilde sabah dışarıya (işe, okula, alışverişe) çıkmadan evvel de, bir süreliğine aynı yöntem uygulanır, soba başında ısıtılan palto giyilerek dışarıya çıkılırdı. Bu sayede hazırlanan doğal kaloriferiniz, size okula ya da işinize kadar sıcak sıcak eşlik ederdi. Ne yağmur, ne de kar soğuğu etkilemezdi uzun müddet...

Birçok evde soba boruları, hemen baca deliğine ulaşmaz, mümkün mertebe evin içinde dolaştırıldıktan sonra odayı terkederdi. Odanın içinde enteresan bir görüntü oluşurdu ama, fiziksel olarak çok büyük bir faydası vardı. Borular ne kadar çok uzun olursa, o derece fazla ısı yayarlardı. Bu da daha az kömürle daha çok ısı demekti. Bizim evdeki borular ise, odanın ebadının makul boyutlarda olmasından ve de belki de bizimkilerin biraz estetik kaygısından olsa gerek, sobadan çıkmasıyla birlikte yükselir ve kestirmeden bacaya bağlanırdı.

Bacaların birbirlerine eklemlendiği kısımlarının sık sık birbirinden ayrılması riskine karşı bizimkilerin ve yakın çevremizin kullandığı bir çözüm vardı: Bu eklem yerlerine, çikolata veya sigaralardan çıkan barak kâğıtları (parlak metalik kâğıtlar), arkalarındaki normal kâğıt kısmı sıyrıldıktan sonra düzleştirilir ve çepeçevre sarılırlardı. Bu sayede hem bunlar ısıdan tutuşmazlar, hem de kesin yalıtım sağlarlardı. Bazen iyi sarılmadıkları durumlarda, borudan kayarak aşağıya düşerlerdi sadece, o kadar...

Bu baraklar, ayrıca çaydanlıkların ağzını kapatmak için de kullanılırdı. Yani, tıpa görevi görürlerdi. Evimizdeki her çaydanlığın bir barağı mevcuttu. İyice sarılarak hacmi küçültüldükten sonra serçe parmağı şekline getirilir, çaydanlığın ağzına sıkıca takılırdı. Bu şekilde dışarıdan çaydanlığa kir-pas, hatta böcek tarzı haşeratın girmesi engellenirdi. Çay konulacağı zaman buradan çıkartılır, iş bitince de derhal yerine takılırdı. Sobanın üzerine çaydanlık konulduğunda barağı çıkartılarak, kapağının üzerine konulurdu. Yoksa, çok kısa sürede çaydanlığın içindeki suyun/çayın kaynamasına ve kapağın kenarından taşmasına sebep olurdu.

Bazen babam soba üzerinde kahve isterdi. Aygaz ocağındakinden daha yavaş ısınan cezvenin başında hatırı sayılır bir süre beklenmesi gerektiği için, validem bu işe pek yanaşmak istemez, muhakkak bir bahane bularak mutfağa kaçardı. İş başa düşer ve Peder bey, mutfaktan cezveyi, kaşığı ve üzerinde Kurukahveci Mehmet Efendi yazılı içi çekilmiş kahve dolu kavanozu alır, kendi kahvesini yapmaya koyulurdu sobanın başında... Cezveye koyduğu su ve kahveyi, elindeki çay kaşığıyla sabırla karıştırmaya başlardı. Ortalama onbeş dakika süren bu işlem sırasında, başından bir an bile ayrılmamak gerekirdi. Yoksa kahvenin anında taşmasının önüne geçmek imkânsızdı. Yine de hemen her kahve yapışında bir miktar taşırır, sobanın üzeri rezil olurdu. Çünkü, kahve lekesi silinerek çok zor çıkardı. Soba, soğukken, sıkı ve yoğun bir arapsabunu takviyesiyle çıkartılabilmekteydi ama, o senelerde evimizdeki sobalar, kış boyunca hiç sönmezlerdi ki... İlkbahara, kaldırıldıkları güne kadar o kahve lekeleri sobanın üzerinde inatla dururlar, kararmış çehreleriyle bize bakıp bakıp sırıtırlardı. Validem de illet olurdu bu siyahlıkları gördükçe...

O yıllarda, evin her odasında soba yakmak imkânı olmadığı için, yatak odaları buz gibi olurdu. Hele bir de kuzeye karşı ise, yandınız demekti. İstanbullular bunun da bir çaresini bulmuşlardı: “Tuğla”... Aslında, bizde anılan adı tuğla olup, genellikle avuç içinden biraz daha büyük bir mermer parçası idi. Şu işe yarardı: Yatmadan kısa bir süre evvel sobanın üzerine ev ahalisinin yekûnu kadar mermer ya da mermer gibi iki tarafı düzleştirilmiş bir taş parçası konulurdu. Çok kısa zamanda bu mermerler ateş gibi ısınırlardı ve hemen sobanın üzerinden alınarak, bunlar için özel olarak dikilen keselere konulurlardı. Hatta çoğu kesenin ağzı bir de büzgülü idi. İçine mermer parçası konulduktan sonra, kesenin ağzı ipi yardımıyla kapatılırdı.

"Mermerler"i soğumadan herkes yatağına koşar ve yatardı. Kese içindeki taşlar (bizimkiler bazen “taş” da derlerdi), iki bacağınızın arasına sıkıştırılır ve uyuma moduna girilirdi. O buz gibi odada, yorganın altında, bacaklarınızın arasındaki mermer parçası öyle bir ısı verirdi ki, anında gözleriniz kapanır, müthiş bir rehavet çöker ve birkaç dakika içinde uykuya dalardınız. Kesesinin ağzının büzgülü ipli olmasının sebebi ise, hemen uykuya dalınırsa, sağa-sola dönüldükçe kesenin içindeki mermerin kayıp dışarı çıkmasının engellemekti. Yoksa bacaklarınızın, veya teninizin yanması işten bile değildi. Kimi zaman bunların kesesi gece vakti kaybolur, ısrarla aranır-taranır ama bulunamazdı. Bu durumda mecbur kalınca bir beze (genellikle eski bir pijamadan kesilen kare şeklinde bir bez parçasına) sarılarak yatılırdı. Ama, her tarafı açık olduğu için sık sık içinden kayan taş, bacaklarınızı yakardı.

Eski İstanbul’da bu taşın yerine “kiremit parçası” veya düzgün şekilli "tuğla” kullanılırmış. Bu yüzden genel adı; “Tuğla” idi. Bu taş parçaları, hastalık durumunda da çok işe yararlardı. Bilhassa karın ağrıması hallerinde, yine sobada bir süre ısıtıldıktan sonra alınır ve koltukta/divanda ya üzerine oturulur, ya da çıplak ayak tabanlarının altına konularak üzerine basılırdı. Tuğla, haliyle çok sıcak olduğu için, tedavi seansının beşinci dakikasından itibaren ayaklara bir de çorap geçirilirdi. Kestirme tarafından mide bozukluğunun, karın ağrısının önüne geçen, çok etkili bir yöntemdi.

Ama, her gece ev halkından en az birisi, bu tuğlasını muhakkak yataktan yere düşürürdü. Uyku halinde sağa-sola dönülürken tuğla, gecenin o sessizliğinde yere "trakk" diye düşer, evdekileri yataklarından zıplatırdı (Muhtemelen, bir alt katta oturanları daha da şiddetli zıplatırdı).

Şimdi düşünüyorum da, ne kadar faydalı eşyalarmış şu sobalar. Yemek pişirmekten, hastalık tedavisine kadar birçok konuda yardımcı olmuşlar bizler seneler senesi... Şimdiki kalorifer petekleri gibi soğuk görünüşlü olmayan, karakterli duruşuyla, estetik şekilleriyle kış boyunca evin bir ferdiymiş gibi, bıkmadan-usanmadan bizlere hizmet için çabalayan bu vefakârlar artık tarih oldu çoğu evde... Sobası olanlar: Aman, kıymetini bilin bu vefakârın. İnsana, bir kaloriferden çok daha fazlasını veriyor.

Böylesine tasarruf yapılan senelerden geçip de, sadece bir düğmesi çevrilerek sonuna kadar açılan “doğalgaz kombi”li günlere geldik. Tasarruf mu? 1960’larda, 70’lerde kalan komik bir teşebbüs... Gazlıbez ve kurumuş limon kabuklarıyla soba tutuşturmak mı? Bu, daha da komik... Basarsın düğmeye, oda yirmibeş saniyede sıcacık olur işte... Tasarruf, bizim kuşakla birlikte sona erdi. Bizden sonrakiler ise bunun hakkında; üç heceli ve sekiz harfli Arapça/Farsça bir kelime olmasının dışında ekstradan herhangi bir bilgiye sahip değiller. Doğalgaz kaloriferleri üzerinde (keşke imkân olaydı da), hiç değilse ekmek kızartılaydı, sıra sıra limonlar dizileydi bari. Evlerdeki yeni yetme çocuklar da görür, tadını sürerlerdi bu keyfin... Sad

İbrahim Akın KURTOĞLU
Bu gönderiye 2 ifade bırakıldı. Hepsini görüntüle
2 Muhteşem
Cevapla
Abi eline emeğine sağlık vallahi geçmişe gidip geliyorum senin bu mükemmel yazılarını okudukça tekrar tekrar teşekkürler abi.
Hedefi olmayan gemiye hiç bir rüzgar yardım edemez.
Cevapla
Harika bir yazı olmuş Akın abi. Öyle güzel betimlemişsin ki o duyguyu tekrar yaşıyorum sanki Smile
Mühendislik, gelişimdir.
Cevapla
Şimdi bana o yılları geri verseler Sad
Forum Atmosfer
                             
          https://twitter.com/Kar_Tahmincisi
Cevapla
Akın abi yine mükemmel bir yazı daha...Sen nasıl bir değersin aramızda? seninle aynı ortamda bulunmak bile çok büyük gurur kaynağı...

O sobaların üzerine, yediğimiz mandalina portakal kabuklarını atıp, kokusunu içimize çekmek.... Ya da kesataneler pişerken gizliden ufaktan ufaktan aşırmak Smile Ahh paha biçilmez mutluluklar vardı o zamanlar hayatımızda...
.
Cevapla
Çok güzel abi Smile
ŞEYTUN
Cevapla
Gene çok güzel bir yazı. Soba kurma işi tam bir işkenceydi ama kaçış yoktu.Borulardan Akın Beyin de bahsettiği gibi illa kurum dökülürdü.Aradan yıllar geçti o soba üzerinde kızaran ekmeğin tereyağ ile birleşmesiyle ortaya çıkan tadı denediğim hiçbir kızartma şeklinde bulamadım.Anacağım sobayı mangal olarak da kullanır ayda bir yada iki kere alınabilen eti tel ızgarada harsız hale gelen sobada pişirirdi.
Cevapla
Bizleri tekrar o günlere götürdüğünüz için sağolun varolun... Çok güzeldi...Hiç bitmesin istedim... Yüreğinize sağlık...
İstikbal Göklerdedir
Cevapla
Demek ki herkesin yaşadıkları üç aşağı beş yukarı aynıymış, ve mutlaka o kurumlar babanın başından aşağı dökülürmüş Smile

Benim ilk hatırladığım soba Vezüv marka kovalı sobaydı, sonraki ise Auer marka biraz daha modern sobaydı, hani şu meşhur köşeli olanlardan. Onun altındaki küllerin biriktiği çekmece gibi olan yuvayı temizlemek de bir dertti. İllaki düşer ve küller etrafa saçılırdı.

Bir de baca temizleme ritüeli vardı ki, evlere şenlik. Evin damına çıkılıp bizim dairenin bacası bulunur, o bacanın içinden, ucuna manavdan ödünç alınmış ağırlığın (dirhem denirdi galiba) uzun bir iple bağlandığı koca bir bez parçası (veya eski palto, çarşaf, yorgan v.b.) sarkıtılırdı. Dirhemin bağlı olduğu ip, aşağıda evin bacasına iner ve oradan çekilmek suretiyle devasa bez parçasının bacayı temizlemesi sağlanırdı. Tabi ipin kopup bezin bacanın içinde sıkışması da kaçınılmaz son Smile

Sobada kızarmış ekmek ve tereyağ ise esas beni benden alan nokta. Bir an o koku burnumda tüttü.

Sobalı evde çok sıkıntı çektik, çok üşüdük ama şu an yerine başka bir şeyi koyamayacağımız tarifsiz zevkler de yaşadık.
Cevapla
Sevgili Emre Bey,yazınca hatırladım bu baca temizleme olayını.Bu pis işe yükseklik korkum olduğu için hiç bulaşmadım.Ama aklımda şöyle bir hatıra var.Ailece misafirliğe gittik,akşam geç vakit döndük.Babam banyo kapısını açtı öylece kaldı ne bir adım ileri ne bir adım geri atıyor.Merakla bizde kapıya yönlendik bir baktık banyo lavobası tuzla buz.Eski evlerde banyoda da baca olurdu,kömürlü termisifon kullanılırdı.Alt kat komşu yanlışlıkla bizim bacaya ağırlığı salmış,ağırlık bizde banyo bacası kullanılmadığı için kapağı aşıp bizim banyoda gezmeye başlamış.Komşunun anlatımına göre ağırlık rahat hareket etmeye başlayınca komşu bacayı açtım aşkıyla vurmuş da vurmuş.Ertesi gün bir lavabo alıp taktırmıştı.
Cevapla
  


Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar:
1 Ziyaretçi