FORUM ATMOSFER ANDROİD UYGULAMASI TAMAMEN YENİLENDİ. TIKLAYINIZ
Hava Modelleri, Diyagramlar ve Radar için tıklayınız

Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
KISSADAN HİSSE HİKAYELER
Bu başlık altında hoşuma giden kıssadan hisse hikayeler olarak tabir edilen öyküleri sık sık paylaşmaya çalışacağım. Sizin de bu tarz beğendiğiniz hikayeler varsa bu başlık altında paylaşabilirsiniz.
Cevapla
KAPIMIZI ÇALAN SIKINTILAR VE BAKIŞ AÇISI!..

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; Her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu.
Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına.
Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfağa götürdü.
Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu.
Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, Bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı.
Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu.
Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı.Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi.
Yirmi dakika sonra, adam cezvelerin altındaki ateşi kapattı.
Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.
İkincisinden yumurtayı çıkardı.
Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.
Kızına dönerek sordu: – “Ne görüyorsun ?”
“Patates, yumurta ve kahve” diye alaylı bir cevap verdi kızı.
“Daha yakından bak bir de” dedi baba , “patatese dokun.”
Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.
“Ayni şekilde, yumurtayı da incele”. Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.
En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.
Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı.
Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı “Bütün bunlar ne anlama geliyor baba? ”
Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de ayni sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı.
Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü.
Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu.
Ama kaynar suda kalınca, yumurta sertleşmiş katılaşmıştı.
Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.
“Sen hangisisin” diye sordu kızına.
“Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin?”
“Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? ”
“Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın? ”
“Yoksa, Kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her sıkıntının duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin ”

Siz Hangisisiniz………?
.
Cevapla
SOKRATESTEN BÜYÜK DERS

Eski Yunanda , Sokrates bilgiyi saklaması sebebiyle saygı değer bir ün yapmıştı.. Bir gün büyük filozof bir tanıdığına rastladı ve adam ona dedi ki:

Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?

Sokrates : Bir dakika bekle. Bana birşey söylemeden evvel senin kücük bir testten geçmeni istiyorum. Buna “Üçlü Filtre Testi” deniyor.

Adam : Üçlü Filtre ?

Sokrates : Doğru. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Üçlü filtre testi dememin sebebini birazdan anlayacaksın. Şimdi birinci filtre; ‘Gerçek Filtresi’ Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek oldugundan emin misin ?

Adam : Hayır. Aslında bunu sadece duydum ve ….

Sokrates : Öyleyse , sen bunun gerçekten doğru olup olmadıgını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim, ‘Iyilik Filtresini.’ Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi birşey mi?

Adam: Hayır, tam tersi…

Sokrates : Öyleyse, onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı.’ İşe yararlılık filtresi.’ Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?

Adam : Hayır, pek değil.

Sokrates : İyi, eğer bana söyleyeceğin şey doğru değil, iyi değil, işe yarar ve faydalı değilse bana niye söyleyesin ki ?
.
Cevapla
 

Bil ki düşkün hakkı yer de,
Düşürürsen onu dara,
Hak divanı kurulduğunda, 
Seni de çekerler dara,....
(İnsanlara anlatılmak istenen kıssadan hisse: Kul hakkının yememenin önemi ve mazlumun ahının yerde kalmayacağı...)
Cevapla
SEDEF ÇİÇEĞİ HİKAYESİ

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı... Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:

- Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?

Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:

- Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan...

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu...

Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu... Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

- Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her sabah güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye. İyi gelirmiş derlerdi.

50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.

Hakim yaşlı adama dönerek:

- Diyeceğin bir şey var mı, baba? dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu:

- Askerliğimi Cumhurbaşkanlığı köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Yeni evlendiğimizde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm.

Hekim "Çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir" dedi. "Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin" dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde; tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: "Çiçeği geceleri sularsan geçer" dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki... dedi adam; o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

- Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım... Sesimi çıkartamadım... O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
.
Cevapla
HERKES, BİRİSİ, HERHANGİ BİRİ VE HİÇ KİMSE

Hikaye; Herkes, Birisi, Herhangi Biri ve Hiç Kimse adlı dört kişi hakkında…

“Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve Herkes, Birisi’nin bu işi yapacağından emindi.

Gerçi işi, Herhangi Biri de yapabilirdi. Ama Hiç Kimse yapmadı… Birisi buna çok kızdı. Çünkü iş Herkes’in işiydi.

Herkes, Herhangi Biri’nin bu işi yapabileceğini düşünüyordu. Ama Hiç Kimse, Herkes’in yapamayacağının farkında değildi.

Sonunda; Herhangi Biri’nin yapabileceği bir işi, Hiç Kimse yapmadığı için, Herkes, Birisi’ni suçladı…”
.
Cevapla
HÜKÜMDAR VE BEYAZ ATI

Hükümdarın birinin beyaz bir atı varmış. Hükümdar, bu atını çok severmiş. Bir gün bütün maiyetinin (“kendi adamlarının”) hazır bulunduğu bir sırada:
– Bu beyaz atımın ölüm haberini getirenin kafasını uçurabilirim. Çok dikkatli olun. Çünkü bu beyaz atı canım kadar seviyorum. Onun ölüm haberi bende kriz geçirtebilir, demiş.
Günün birinde, her şeyin eceli gibi beyaz atın da eceli gelir. Ve beyaz at ölür. Hükümdarın adamlarında bir telaştır kopar. Kimse cesaret edemez ki, beyaz atın ölümünü hükümdara haber versinler. Seyis başı, düşünür taşınır, olacak gibi değil. Ben gidip hükümdara haber vereceğim. Öyle olsa da, böyle olsa da bizim kafa gidecek, der. Ve Seyis başı, hükümdarın huzuruna çıkar:
– Hükümdarım, der. Sizin beyaz at var ya!
– Evet der, Hükümdar. Seyis başı:
– O, yatmış, ayaklarını dikmiş, gözlerini yummuş, karnı şişmiş, hiç nefes almıyor, der. Hükümdar :
– Seyis başı, seyis başı! Desene, bizim beyaz at öldü!..
Seyis başı:
– Aman hükümdarım! Ben demedim, siz dediniz hükümdarım, siz dediniz der ve kafayı kurtarır.
Söyleme şeklimiz bir çok şeyi değiştirir.
.
Cevapla
MAVİ KURDELE

New York’ta yaşayan bir öğretmen , lise son sınıfındaki öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak, onları onurlandırmaya karar vermişti.

California Del Mar’dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.

İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra herbirine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele verdi.

Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi.

Öğrenciler,daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tesbit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti.

Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve “Sınıfça bu konuda bir projemiz var.Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler.Daha sonra lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun “iş dünyasinda bir deha oldugundan ötürü” onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele’yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu?

Şaşkına dönen patron ; “ Tabi ki “ şeklinde cevap verdi.Yönetici de mavi kurdele’yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi.

Ekstra kurdeleyi verirken de ;
“Bana bir iyilik yapar mısınız?… Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?… Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece ”bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” dedi…

O gece patron evine geldiğinde, onsekiz yaşındaki oğlunun yanına oturdu. ”Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi.”Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “iş dünyasinda bu kadar başarili oldugum için” göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi…Bir hayal etmeğe çalış… Benim bir dahi olduğumu düşünüyor…”Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.

Bana ekstra bir kurdele vererek, onurlandıracak başka birini bulmamı istedi.

Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben “seni” onurlandırmak istiyorum.

Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun.”Seni seviyorum” diye devam etti…

Şaşkına dönen çocuk şimdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu…Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde dolarak babasına baktı, ve :
“Yarın intihar edecektim” baba, dedi…”Baba, ben senin… çünkü ben senin… beni hiç sevmediğini… beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an… oğlunun hayatını kurtardın!…”

Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın…
.
Cevapla
Öküzlük nasıl birşeydir diye merak edenlere...

Ormanın birinde Aslanlar toplanmış. “yahu” demişler, “hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader. Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük… Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor, eee balık yakalayacak halimiz de yok…

N’aapsak? ” Bir tanesi “en iyisi, öküzlere saldıralım” demiş, “iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş… Tam dişimize göre!” Olur mu? Olur. Hücum! Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer… organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış. Aslanlar aç bilaç. N’aapsak, n’aapsak? “tilkiye danışalım” demişler.

Tilki “kolay” demiş, “beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim…” Kabul etmişler. Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, “saygıdeğer öküzler” demiş, “aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar… Ama; Şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o… Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, Kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın! ” Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” Mantığıyla, verivermişler sarı öküzü… Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün …. Tilki gene gelmiş. “bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz” demiş Ve eklemiş: “ama şu var ya benekli öküz, benekli öküz, O burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, Canları çekiyor, verin, kurtulun!” Öküz heyeti düşünmüş, “otlağın selameti için” Teslim etmiş benekli öküzü…

Üç gün, dört gün… Tilki gene gelmiş. Kuyruğu uzun olanı… Burnu beyaz olanı… Tombul olanı… Tek tek alıp, gitmiş. Otlak seyrelmiş. Semirmiş aslanlar.

Günlerden bir gün… Artık tilki gelmemiş! Gerek kalmamış çünkü. Doğrudan aslan gelmiş. “hanginizi istiyorsam, Canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, Adamı hasta etmeyin” demiş. Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, “keşke sarı öküzü vermeseydik” demiş ama iş işten geçmiş.

İşte Öküzlük böyle bir şeydir… Anlayana...
.
Cevapla
Ağa sabah kalktığında kahyasına arabanın hazırlanmasını, şehre ineceğini söyler. Kahya hizmetlilerin de yardımıyla, en iyi koşumlarla en iyi iki atı arabaya koşar. At araba, atların süsü, arabanın boyası ile göz kamaştırmaktadır.
Ağa ve kahya arabaya kurulurlar. Ağanın işareti ile araba hareket eder. Bu hareket sırasında ağa, “şu atlara bak, şu arabaya bak, kimde var böylesi?” diye düşünerek kasılmaktadır. Aynı anda kahyanın da aklından; “ömrüm el kapılarında geçecek, keşke şu at araba benim olsaydı” diye geçirirken, Ağa birden bire, arabayı durdurmasını ister kahyadan. Kahya arabayı durdurur.
Bu arada köyün dışına çıkmışlardır. Ağa kahyasına dönerek, “bu at arabanın senin olmasını ister misin?” diye sorar. Kahya şaşkınlıktan gözleri yerlerinden fırlayacak gibi, “şaka mı bu ağam?” diye sorar.
Ağa “hayır” deyince de, “ama ağam benim atı alacak kadar param yok ki!” der. Ağa da “para istemiyorum atın bokunu ye, bu atla araba senin olsun” der.
Kahya atın bokunu yedikten sonra şehre doğru yola devam ederler.
Şehirden eve dönerken ağayı sıkıntı basar.
Ağa, “ben atla arabayı bu kahyaya verdim şimdi köylüye ne derim” diye kendine sorular sorar. Sonra dayanamayıp Kahyaya; “Kahya bu atla arabayı bana satar mısın?”
Kahya, “Satmam ama atın bokunu yersen sana atla arabayı geri veririm” der.
Ağa da köylüye mahçup olmamak için atın bokunu yer. Köye yaklaştıkları sırada kahya gülmeye başlar. Ağa merak edip sorar, “kahya niye gülüyorsun?”
Kahya da ağaya dönüp, “ağam sana bir sorum olacak” der. Ağa “sor” bakalım deyince, kahya sorusunu sorar.
-Ağam der.. Biz köyden çıkarken bu atla araba kimindi?
-Benim..
– Şimdi köye geri gidiyoruz bu atla araba kimin?
– Benim..
Ağanın yanıtını duyan Kahya, asıl soruyu sorar:
-Ağam o zaman sen de ben de bu boku niye yedik?
Cevapla
  


Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar:
1 Ziyaretçi